19 Haziran 2009

Donmuş Irmak

.
Dikkat bu yazı Frozen River filmi hakkında spoiler içerir :)
.


DIDO - LIFE FOR RENT

izlediğim her filmi kısa da olsa yazacağım demiştim ya..
dedim ama zamansızlığımı unutmuşum sanırım bunu söylerken..
ocak ayının sonunda izlediğim bu muhteşem filmi haziran ayının ortalarında yazabiliyorsam gerisini hiç düşünmeyeyim diyorum :)


Film daha başlangıç sahnesinde belli ediyor kendini..

Yorgun, yıpranmış bir yüz..

Acının dışarı taştığı bakışlar..
Her an yıkılacakmış hissi veren bir kadın..
Hayatın yükünü taşıyan en az yüzü kadar yıpranmış elleriyle yer gibi içtiği sigara..
Sigaranın dumanını dışarı attığı anda içinden, gözlerinden de attığı yaşlar..

Nasıl ağır ve etkileyici bir ifadeydi gerçekten, günlerce gözümün önünden gitmedi o yüz..
Tam o ağırlığa kilitlenmişken insan, kadın birden kalkıyor yerinden, eve giriyor, üstünü giyiyor, ve 5 yaşlarında bir ufaklık geliyor yanına..
Bu yorgun kadının bir anne olduğunu anlıyorsunuz..

Ve az önceki dağınıklığını çocuğuna hiç hissettirmediğini de..

İlerleyen karelerde kadının 15 yaşında bir oğlu daha olduğunu ve annesi ne kadar güçlü görünmeye çalışırsa çalışsın, oğlanın her şeyin farkında olduğunu..
Kumar bağımlısı olan kocanın evden paraları alıp kaçtığını, oysa o paranın almaya çalıştıkları prefabrik evin son taksidi olduğunu..
Kadının bir süpermarekette yarı zamanlı olarak çalıştığını ve maaşıyla değil ev taksidini biriktirmek, karınlarını bile doyuramadıklarını..


ABD ile Kanada arasındaki sınır bölge olan Mohawk’ta geçiyor hikaye..
Hayatla olan mücadeleleri ve hayattan daha çok çocukları için verdikleri ayrı ayrı mücadeleleri ile iki kadın ..
Beyaz Ray ile Mohawk Lila..
Biri tüm umutlarını çocuklarıyla yaşayabileceği bir karavan ev almaya bağlamış.. Biri ise kayınvalidesinin kaçırdığı 1 yaşındaki oğluna kavuşma umudunda.. Birbirinden hiç hoşlanmayan, birbirine çok zıt bu iki kadının hayat öyle bir kesiştiriyor ki yollarını, sınırdan insan kaçakçılığı yapmaya başlıyorlar..


Courtney Hunt, okuldan mezun olduktan sonra 10 yıl boyunca Kanada sınırında yaşayan Mohawk yerlilerini ve donmuş St. Lawrence Irmağı üzerindeki insan kaçakçılığını incelemiş. Önce aynı adla bir kısa film çekmiş ve yine kısa filmde de başrol oyuncuları aynı. Birkaç yıl sonra da ilk uzun metrajlı film olarak çekmiş Frozen River’ı..
Sıfır Derecenin altında, dondurucu soğukta sadece 24 günde çekilen bu ilk film karşısında Courtney Hunt’ı ayakta alkışlamamak mümkün mü??

Elbetteki Oyunculukların mükemmel olması da filmi muhteşem kılıyor..
Filmde hiç kimse oynamıyordu bence, herkes yaşıyordu..
ve ben Ray'in yüz ifadelerini hiç unutmayacağım..


Sert, soğuk ve acımasız görünen bu kadınların aynı çatırdayan donmuş ırmak gibi her an çatırdayıp kırılabileceğini.. kırılganlıklarını.. nasıl da güzel anlatıyordu film..
Duygu sömürüsünün tek bir karede bile barınmadığı bu gerçekçi, can acıtıcı, sert ve etkileyici film aslında çok temel kavramları da sorguluyordu bir yandan:
Doğru-Yanlış.. İyi-Kötü.. Yasal-Kanundışı..
Hiç kimseyi yargılamanın kolay olmadığını çarpıyor yüzünüze bu iki anne ve hayatları..
Bu anneler saf, masum, kurabiye pişiren temiz annelerden değil çünkü..
Ve aslında çocuklarını koruma içgüdüsünün bir kadını anne yaptığını.. ve bunun bir sınırı olmadığını güzelce işliyor..



Yönetmen boşanmış bir anne tarafından büyütülmüş..
Ben bu yüzden tüm o duyguları çok iyi yansıtabildiğine inanıyorum filminde..
Çocuklarının yanında ağlamayan, onlara her şeyin yolunda olduğunu hissettirme mücadelesi veren, ama yalnız kaldıkları anlarda bir anda çökebilen ağlayabilen anneler nasıl da vücut bulmuş Ray’in makyaj yaparken ağladığı o kısacık sahnede..
Yada Lila'nın bir ağacın üstüne tüneyip oğlunun mama yiyişinin seyrettiği anda gözlerindeki ifadede..


Donmuş Irmak.. Gri, uçsuz bucaksız karla örtülü görüntülerde her şey anlamını yitiriyor..
Önyargılar, ırkların mücadeleleri, sınırı geçebilme mücadelesi, kanunlar, toplumların birbirine olan düşmanlığı.. her şey anlamını yitiriyor..

İnsanların birbirilerini yargılamadan yaşayabildikleri bir dünyanın hayali ile..



14 yorum:

banu dedi ki...

hemen izlenmesi lazım,öle bi yazmışsın ki insanın film eleştirmeni olası geliyo :).
birbirini yargılamayan insanlarla dolu bi dünyaa ne kadar güzel we imkansız dimi,daha birbirlerini dinlemekten aciz biz insanlar için.

ABİ dedi ki...

Lila'nın ağaçta tünemesi, çocuğunu seyrederken aynı anda eski köpekleriyle oynaşması hakikaten etkileyici sahnelerden biriydi. İyi film...

Vladimir dedi ki...

Ocak ayında almıştım ben de filmi, sürekli üste gelenleri izledim durdum. Frozen River altta, kaldı, geçende bir sinema yazısında bu film ile ilgili iyi şeyler okumuştum ama yine de elim elvermemişti. Bu filmi izlemem lazım, bu filmi izlemem lazım..

Çağdaş Yılmaz dedi ki...

tomei'nin oscara adaylığı sonrasında haberim olmuş ve izlemişitm... ülkemize glemsi güzel bir şey de sadece bir tek sinema da gösterilmesi acı verici.. Ama bir kadın filmi gelir buuu sanki bu filmi en çok onlar anlar.. yoksa kim çocuklarını kanunla başı belaya girmiş bir kadına bırakbilir. Ray lila'ya güveniyor çünkü oda anne... görülmesi gerekn çok güzel bir film...

Çağdaş Yılmaz dedi ki...

evet evet leo olacaktı o tomei nereden icap etti ise

Yağmur dedi ki...

Kültür sanat dergilerinin genel olarak yavan ve denilebilirse samimiyetsiz bir yanı oldu benim için. Belki bu yüzden, bir edebiyat eleştirisi okumaktansa edebi metinleri okumayı tercih ettim yıllarca. Sinema dergiciliği ve sinema eleştirisinin ise bunun tam tersine hep ayrı bir yeri oldu bende. Neden ya da nasıl bir gelenektir ki bu, sinema eleştirisi daha entelektüel bir zemindedir ve hayata dair daha zengin tartışmalar içerir. Ben öyle düşünüyorum.
Sinema bir cennettir, düşünsel, görsel ve işitsel düş meyveleri ile dolu; kareler şarap tadında cennet ırmakları gibidir ama sarhoş edebilir…
Ama yinede “saf” entelektüel tartışmalar da tat vermeyebilir ve bazen sinema dergilerinde böyle bir dil vardır, beni sıkar ve yorar…

Bir filmi senin gözünden okumak, filmi beğensem de beğenmesem de, yazdıklarında katıldığım şeyler olsa da olmasa da apayrı bir tat benim için…
Sen bir sinema dergisinde yazsan çok satar mı bilemem ama ben abone olurdum onu biliyorum…
Yedinci Oda’ya olan “aboneliğimin” bir nedeni de buydu hatırlar mısın? Yedinci Oda’nın yedinci sanatla bir ilişkisi var mı diye sormuştum sana aylar önce… Sen yok demiştin ama bunca zamandan sonra ben bir ilişkinin varlığını, çünkü burasının sinema tadında olduğunu ve hoş bir “isim benzerliği” olduğunu iddia ediyorum, müsaadenle…

Film… İzledim ve yazını bekledim. İyi ki…

Naçizane imzamı yazının altına kabul eder misin?

***

Aslında kendi kendime söz vermiştim, kadınları ve tarihsel olarak kadınlığı, kadın sorununu anlayacak filmler izlemeyecek ya da kitaplar okumayacaktım… Çünkü ben dengeyi kuramıyorum. Kadınlara dair yaklaşımım da feministliğe varmasa da anlayışlı bir yaklaşıma sahip oluyorum ve kadınlarla ilişkilerimde ve kadınlara bakışımda sorunlar yaşıyorum. Kadınların tarihsel olarak yaşadıkları sorunlar, kadın sorunları ile çevremdeki kadınların bu sorunlar karşısında aldıkları konum beni hep yanlışa sevk ediyor. Teori ve pratik uyumsuzluğu… Ben kadınları anlamaya ve onlara hak vermeye çalışıyorum ama ilişkilerim anlaşılmaz oluyor ve ben hak etmediğim şeylerle karşılaşıyorum.

Bu benim sorunum…

Ama filmdeki kadınların sorunları gerçek ve sadece onlara ait değil… Üstelik ve maalesef sadece kadınlara ait ya da kadınların yaşadıkları sorunlar da değil. Ama kadınlar özünde eşitsiz gelişen bu süreçten paylarına daha fazla eşitsizlik alıyorlar…

***

Bir şiir vardı ve sanırım şöyle diyordu: “Bir buluşma noktasıdır şimdi hüzünlerimiz!” Sanırım insanlar mutluluklarını paylaşmak konusunda daha iradi ve dolayısıyla özgür tercihler yapabiliyorlar ama hüzünler söz konusu olduğunda, hüzünlerin paylaşımı rastlantısal bir buluşma olmaya daha yatkın… Filmdeki kadınlar gibi… Ben ne kadar paylaşılacak onca şey varken neden kendimi ve acılarımı paylaşıyorum diye kendime kızsam da su akıyor yolunu buluyor demek ki…

Kalbim, aklım ve düşlerimde…

Sevgilerimle Fatoş…

Porco Rosso dedi ki...

o kadar buza, kara, soğuğa rağmen inanılmaz sıcak bir film. ama beyaza rağmen de karanlık.

çok iyi film. herkesin izlemesi gereken türden.

ELİF dedi ki...

İnsanların birbirilerini yargılamadan yaşayabildikleri bir dünyanın hayali ile..

Sonu çok güzel bir cümleyle baglamışsın...
Anneler hep öyle degil mi zaten...
Ne kadar içinde cebelleşsede hayatın...Hep çıkmak zorundalar.Çünkü çocuklarımız bizi güçlü biliyor...
Ve hep öyle güçlü görünmek zorundayız..Degil mi...

ella dedi ki...

izlemedim ama izleyeceğim

YILDIZNAF dedi ki...

Muzikle birlikte filmi de seyretmis kadar oldum yazindan. Oyle etkileyici ki yuzler gercekten ve donmus irmak....Hicbir seyin anlami kalmiyor gercekten, nedir yasal olan va olmayan !

cinar dedi ki...

merak ettiğim filmlerden. henüz benim de elim elvermedi ama aklımda :)

Sanem dedi ki...

İzlemek gerek.

MeaCulpa dedi ki...

Aldım filmi geçen hafta sonu bu hafta inşaalah izleyeceğim...

touch the sky dedi ki...

:) iyi ki bıraktınız o mesajı ve güzel yazıyı okumamı sağladınız, gerçekten harika özetlemişsiniz filmi açılış sahnesindeki o yıpranmışlık beni de çok etkilemişti doğrusu bu kadar iyi casting olabilir :))